| Ali Akbaş'ın Şiir Dünyasında Çocuk |
|
|
|
|
Özet Ali Akbaş, Türkiye’nin yaşayan en önemli şairlerindendir. Şairin Masal Çağı, ve Kuş Sofrası adlı iki şiir, Gökte Ay Portakaldır adlı bir masal kitabı yayımlanmıştır. Kuş Sofrası 1991’de "Yazarlar Birliği"nin şiir ödülünü almıştır. Bu kitap ayrıca Mariya Leontiç tarafından Makedonca’ya çevrilmiştir. Kazakistan’ın başkenti Almatı’da gerçekleştirilen II.Türk Dünyası Şiir Şöleni’nde Mağcan Cumabayulı Ödülüne lâyık görülmüş (1993) ve Kosova’da yayınlanan "Türkçem" Çocuk Dergisi tarafından yılın şiir ödülünü almıştır (2004). İtalya’nın Venedik şehrinde düzenlenen 57. Şiir Bienali’nde (2005) ve 20. Moskova Kitap Fuarında Türkiye’yi temsil etmiştir (2007). Akbaş'ın şiiri çocuk ve çocukluk günlerinden beslenir. O’nun şiirinde kendi yöresinin bütün özellikleri görülür. Çocuksu bir üslupla kaleme aldığı şiirlerinde, sade bir söyleyişin peşinde koşar. İfadelerinde sesini pek yükseltmez, büyük konuşmaz, fazla süslenmez, şeffaf olmaya çalışır. Yani o, şiirde ilizyon için gerekli bütün vasıtaları atma amacındadır.
Anahtar Kelimeler: Ali Akbaş, Masal Çağı, Kuş Sofrası, Çocuk edebiyatı Abstract: Ali Akbaş is the one of the important poets of the Turkey. The poet has two poem book which are named “Masal Çağı”, “Kuş Sofrası” and one fable book which is named “Gökte Ay Portakaldır”. The “Kuş Sofrası” won the poetry award of “Writer’s Union” in 1991. This book also translated into Macedonian by Mariya Leontiç. It is deemed worthy to the Mağcan Cumabayuli Award of II. Turkish World Poem Feast, which was held in Keywords: Ali Akbaş, Masal Çağı, Kuş Sofrası, Çocuk edebiyatı * Bir Gönül Çocuğu: Ali Akbaş: Ali Akbaş[2], 1941 yılında Kahramanmaraş'ın güzel ilçesi Elbistan’ın Maraba (Çatova) köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu memleketinde, yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde yaptı. Çeşitli liselerde ve Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen olarak çalıştı. Bir müddet Film Radyo ve Televizyon Eğitim Dairesi (FRTEM)’de program yazarlığı yaptıktan sonra Hacettepe Üniversitesine geçerek dil üzerine yüksek lisansını tamamladı. Bu üniversitede Türk Dili okutmanı olarak görev yaptığı sırada 1996 yılında emekliye ayrıldı. Günümüze kadar Divan, Doğuş Edebiyat ve Kanat Dergilerinin yayınlanmasında öncülük eden ve halen Kardeş Kalemler Dergisi’nin yazı İşleri Müdürlüğünü yapan Ali Akbaş’ın Masal Çağı (Ankara 1983) ve Kuş Sofrası (Ankara 1996) adlı iki şiir, Gökte Ay Portakaldır (İstanbul) adlı bir masal kitabı yayımlanmıştır. Kuş Sofrası 1991 yılında "Yazarlar Birliği"nin şiir ödülünü almıştır. Bu kitap ayrıca Mariya Leontiç tarafından Makedonca’ya çevrilmiştir (2000). Kazakistan’ın başkenti Almatı’da gerçekleştirilen II. Türk Dünyası Şiir Şöleni’nde Mağcan Cumabayulı Ödülüne lâyık görülmüş (1993) ve Kosova’da yayınlanan "Türkçem" Çocuk Dergisi tarafından yılın şiir ödülünü almıştır (2004). İtalya’nın Venedik şehrinde düzenlenen 57. Şiir Bianeli’nde (2005) ve 20. Moskova Kitap Fuarında Türkiye’yi temsil etmiştir (2007). Şairin adı geçen dergi ve kitapların dışında şiirlerinin pek çoğu başta Türk Edebiyatı ve Türk Yurdu olmak üzere değişik dergilerde yayınlanmıştır. Kendi gönül çocuğuna şiirler yazan ve yazdıran bir şair: Ali Akbaş: Şiiri hayatının başköşesine oturtan Ali Akbaş, onu “ciddî bir meşgale” kabul eder. Ona göre iyi şiir yazabilmek için insanın kendisini doğru kaynaklardan beslemesi gerekir. Şiirin malzemesi dildir ve dil, çalışa çalışa plastik ve estetik bir malzemeye dönüşür. Şiir önem verilmesi gereken ciddî bir iş olduğu içindir ki, Akbaş zor yazan, şiirin teknik ve estetik yönüne önem veren bir şair olarak karşımıza çıkar. Her hangi bir edebiyat akımına bağlı değildir Akbaş. Onun şiirinin tekniğini, yazdığı şiire kaynaklık eden duygu ve ilhâm belirler. Mutlaka hece veya serbest olacak diye zorlamaz kendini. Duygu onu nereye sürüklerse şiir öyle çıkar ortaya. O, şiirin bir inşâ ve ayıklama olduğunu düşünür. Akbaş'a göre bir çocuk edebiyatı vardır: Bu edebiyat da sıradan, basit ve bayağı anlatımlar ve söylemler oluşturmaz. Bir yerde şöyle der: "Çocuk şiiriyle büyük şiiri arasında estetik seviye bakımından bir fark olamaz. Çocuklar için yazılan bir şiiri büyükler de severek okuyamıyorsa şiir sayılmaz. Kaldır, at onu. Fakat büyüklerin okuduğu her eseri de çocuklar okuyamaz. Öyleyse çocuk edebiyatı, genel edebiyat içinde çocukların da okuyabileceği bir edebiyattır.” (NTK)[3] Ali Akbaş’a göre bu edebiyat geçmişe ait özel yaşanmışlıklar ve detaylar işlediğinden oldukça zengindir ve temelleri bilinmeyenlerle atılmıştır: “Daha üç dört yaşındayken babamı kaybetmek desem, o yaşlardayken yetim kalan tek çocuk ben değildim. Köy odalarında, tandır başlarında dinlediğim türküler, maniler, ninniler, masallar desem, onları da benim gibi bütün akranlarım dinledi. İnsanda bir “O Belde” duygusu uyandıran, sini içi gibi mor dağlarla çevrili Elbistan coğrafyası desem, onu da bütün akranlarım seyretti. Kısacası çok bilinmeyenli bir denklemdir bu. Belki de hiç bilmediğim bir etken içime yöneltmiştir beni; çevreye garip nazarlarla bakmayı öğretmiştir. Karıncalarla, kuşlarla, böceklerle, yıldızlarla konuşmayı öğretmiştir. Kim bilir… Belki de çocuk bünyemi etkileyen hiç bilmediğim şok etkisi yapan bir olay var. Midyenin karnına bir kum tanesi kaçmaya görsün, serüven başlıyor. Tabiî bunların hepsinin dışında, ta ezelden böyle takdir edilmiş de olabilir." (NTK). Ali Akbaş, şairliği planlayarak seçmediğini, bunun kendiliğinden geliştiğini belirtirken aynı zamanda şiirinin bir kurgu, kurmaca olmadığını; ilhâma, bilinçdışına dayandığının da altını çizer: “Farkında olmadan şiire yüklendim. Önce şiir yazıp yazmayacağımı bu işin benim hayatımın ayrılmaz bir cüz’ü olacağını bilmiyordum farkında olmadan zaman içinde gelişe gelişe baktım ki ben en iyi bunu yapıyorum.” (ÖK).[4] Ali Akbaş her ne kadar şiire yönelmesinin altında rasyonel sebepler aramasa da, onun yetiştiği coğrafya şiiri besleyecek niteliktedir: “Ben folklorun çok zengin olduğu bir bölgede doğdum bu folklor besledi beni. 4-5 ay süren kış, uzun kış gecelerinde köy odalarında anlatılan askerlik hatıraları, söylenen türküler, okunan Hz. Ali, Battal gazi cenkleri, Ahmediye, Muhammediye gibi menkıbeli kitaplar, daha küçükken tandır başlarında ninelerimizin anlattığı masallar, maniler, ninniler farkında olmadan bir birikim sağlamış. Şiirimi bunlar besledi.” (ÖK). Çatova’dan Maraş’a ve Yayınlanan İlk Şiir: Akbaş, kozasından kurtulan bir ipek böceği gibi köyünden Maraş’a okumaya gelen birkaç çocuktan biridir. O yıllarda Elbistan’da lise yoktur. Maraş yolu görünmüştür kendisine. Şartlar zordur fakat azimlidir. Akbaş ilk şiirini de bu yıllarda yayımlar: “O yıllarda "Engizek" diye bir gazete çıkıyordu Maraş’ta. Köyüme hasretimi dile getiren ilk şiirimi bu gazete yayınladı. Sevindim yazılı bir evrakta şiirimi görmeyi. Sonra Maraş Lisesine marş yazılacakmış, marş yarışması var kimin şiiri birinci gelirse okulun marşı o olacakmış dediler. İhtimâl vermiyorum ama ben de yazayım, dedim, kendi kendime. Sarı bir defter kâğıdına yazıp verdim. Bir pazartesi günü okulun açılışında müdür, “şimdi marş yarışmasında birinci gelen arkadaşınızı ilan edeceğim” dedi. Yanında edebiyat hocamız da vardı. Beyâz kâğıtlar arasında benim sarı kağıdı gördüm onu öne aldı, müdür. Birinciyi ilân etti. Hiç ihtimâl vermiyordum, benim şiirim birinci olmuş.” Yayınlanan ve okul marşı olarak kabul edilen bu şiirle Akbaş’ın şairliği tetiklenmiş, şiire olan hevesini artırmıştır. Şiir onun gündemine oturmuştur ve şair, bu tarihten itibaren o, şiirin ne olduğunu düşünerek yazmaya başlamıştır. Akbaş'ın şiiri, çocukluk dönemi izlenimlerini anlatır, çocukluk hatıralarından beslenir. O, şiirinde içinde yaşadığı bozkırın sıcağını, soğuğunu; kurdunu, kuşunu; otunu, böceğini konuşturur. Lâkin bunlar bir sulu boya resmi gibi temiz bir peyzaj halinde değildir. Şair bu noktada mekâna metafiziği de ekleyerek kendine özgü kozmik bir âleme doğru açılır. Çocuksu bir üslupla kaleme aldığı şiirlerinde, sâde bir söyleyişin, bir selh-i mümtenînin, naîf (ince, zarif) bir üslûbun peşinde koşar. İfâdelerinde sesini pek yükseltmez, büyük konuşmaz, fazla süslenmez, şeffaf olmaya çalışır, şairâneliği kovar, tasannudan kaçar. Yani şiirde ilizyon için gerekli bütün vasıtaları atma amacındadır. Bütün bunlardan dolayıdır ki Ali Akbaş “Söğüt ve Serçeden” başlar işe. Bir çocuk gibi görmeye öğrenmeye çalışır ve nesneleri tanıdıkça da hayranlığı artar. Bu noktada eşyayı en şaşırtıcı, en umulmaz yanından, bir idrak kamaşmasının ardından yakalamaya çalışır. Aslında bu çocuksu bir algılama çabasıdır. Ali Akbaş süsü, şiiriyeti üsluptan alıp eşyaya, objenin kendisine, onun hallerine yükler. Biraz küt, hantal, bilerek yapılmış primitif bir estetiktir bu. (Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, s. 248-249). Damıtılmış bir kültürün insanıdır Akbaş. O, şiirinde, bir baba ve öğretmen değil, bir çocuktur. Bu şiirler, içindeki çocuğa aittir. Bu çocuk, geçmişteki güzelliklere olan özlemlerini, köyünü, anasını atasını anlatırken kendisi kadar Türkçesi de sevimlidir. Cemal Kurnaz, “Ali Akbaş ve Türküler” adlı denemesinde şair için: "Kaybedilmiş masalların, türkülerin, ninnilerin, tekerlemelerin dünyasını arayan bir şairdir." der. Akbaş’ın kendi sözleriyle de teyid edildiği gibi bu doğru bir tesbittir. Onun şiirlerinde özlem vardır. Köye, el değmemiş tabiata, değişen güzel değerlere, masallara, ninnilere, geçmişe, geleceğe bir özlem vardır. “O, eşyayı, hayatı, tabiatı, çocuksu duyuşlarla, çocuk gözüyle anlatır. Bizzat çocukları anlatır. Bunu yaparken, şiirlerine çocukluk hatıraları karışır. Küçük duyumların, küçük dikkatlerin şiiridir bunlar. Bu şiirlerinde olabildiğince yalın, gösterişten uzak bir söyleyiş görülür. Dikkâtli olmayan okuyucu bu özenle seçilmiş yalınlığın bir sehl-i mümteni arayışı olduğunu fark etmeyebilir. Şiirinin kişiliğiyle böylesine örtüştüğü şair pek azdır. Yakından tanıyanlar bilirler. Kendisi nasılsa şiiri de öyledir.” (Cemâl Kurnaz, Türküden Gazele, 23). Çocuk yarı filozof, filozof da yarı çocuktur: Çağdaş Türk edebiyatının en önemli şairlerinden bir olan Ali Akbaş, şiirinde çocukluk dönemini bütün ayrıntılarıyla ele alır. Hatta bu durum o kadar ileri gider ki yıllarca şiir yazmasına ve birçok eser yayımlamasına rağmen bazı yönleriyle Ali Akbaş’ın şiiri tamamen çocuksu kalır. O kendi şiirinin hep çocuksu kaldığını: “Çocuk şiirleri yazıyorum ama bunu bir görev olarak yapmıyorum. İçimdeki çocuğu susturamadığım için yazıyorum herhalde. Resimde olsun, şiirde olsun, hikâyede olsun sanat alanında benim gibilere “naîf” diyorlar. Naîflik, yani çocuksuluk.” ifadeleriyle anlatır. Yine, çocukluk döneminin kendi şiiri açısından ne kadar önemli olduğunu şöyle ortaya koyar: “Benim tavrım, şiir anlayışım, tecrübelerim, zaman içinde her şairde olduğu gibi, değişiklik gösterir. Çocukluk hatıraları sosyal çevre, şahsiyetin oluşumundaki bütün faktörler şiir anlayış ve üslubumda rol oynar. Bir köy çocuğu olarak, halk şiirlerinin, masalların, folklorun kesif halde yaşandığı bir çevrede büyüdüm. Türkoloji tahsilinin neticesi Divan şiirini, modern şiirimizi, tercümeler yoluyla da olsa Batı şiirini tanıdım. Benim şiirimde bunların hepsinin etkisi söz konusu.” Edebiyat Otağı Dergisi'nde şairle bir söyleşi yapan Nesrin T. Karaca’nın, “Çocuk bakışı ve çocuk idrakiyle sanat arasında yalın, doğal bir paralellik var mıdır, yoksa sanatçının içindeki çocuk da üretilmiş, eğitilmiş bir fenomen midir? Başlangıçta belki de hiç fark edilmeyen, sanatçının sonradan keşfettiği, keşfederken de bir bakıma yeniden oluşturduğu bir fenomen? Sizin içinizdeki çocuk hangisi?” sorusuna şair, şöyle cevap vermektedir: "Çocuk yarı filozof, filozof da yarı çocuktur. Çünkü ikisi de şartlanmaların ötesinde bakar eşyaya ve evrene. Ezberleri ve klişeleri yoktur. Sanatçılar da bu disiplini (veya disiplinsizliği) taşırlar bünyelerinde. Eşyayı ve olayları bir garip yanından yakalar, bir zihin ve idrak kamaşmasının ardından görürler. Bu da şaşırtır bizi ve bu şaşkınlık beraberinde hayranlığı da getirir. Onun için estetik, psikoloji, sanat felsefesi, hikmet iç içe girmiştir. Öyle sanıyorum ki o çocuk, sanatçının içinde hep olagelmiştir. Belki de o çocuğu canlı tutanlar, susturmayanlar sanatçı oluyor. Eğer öyle olmasa herkes üretmeye kalkardı. Başta edebiyat profesörleri kimseye vermezdi romancılığı, şairliği. Çünkü işin tekniğini de biliyor adamlar. Aşık Veysel, garibim ne bilsin yaptığı “tunç kafiye” mi “bakır kafiye” mi? Ama o yazar işte, profesör yazamaz. Tabii az da olsa Tanpınar gibi içindeki çocuğu canlı tutan ilim adamları da vardır." diye cevap verir."[5] * Bir "Masal Çağı"ndan Kuş Sofrasına Ali Akbaş, Kuş Sofrası'ndaki bir demet şiirini, elleri ıtır gözleri çimen "Orman Perisi Selcen" için yazmıştır. Rüzgâr bu bir demet çiçeği Selcen'e armağan olarak götürür. (KS. Armağan, 1) Çocuk ve Ailesi: Akbaş, şiirlerinde çocuklaşır, çocuk diliyle annesiyle, babasıyla, kardeşiyle ve dedesiyle konuşur. Bir güzel rüyanın içinden annesine seslenen çocuk annesinin kucağından uçan bir kuş, gideceği yeri unutan bir mektuptur. Bu mektup kendisine uyku basmadan açılıp okunmalı, sevilip okşanmalıdır. Uyku, çocuğun Allah'a en yakın olduğu bir andır: “Anneciğim/ Düşümde bir kuşmuşum/ Kucağından uçmuşum/ Anneciğim/ Düşümde bir mektupmuşum/ Gideceğim yeri unutmuşum/ Anneciğim/ Aç beni, oku beni/ Basmadan uyku beni/ Anneciğim/ Allah ne kadar yakın/ Konuştum duydu beni/ Anneciğim/ Yollar beni çağırır/ Kuşlar beni/ Rüzgar beni/ Uyku beni/ Su beni” (KS. Uykuya Doğru, 24). Bebek, annenin babaya armağan ettiği, öpüp kokladığı bir elmadır. Şairin, "Seni bana anan armağan etti/Öpüp kokladığım almasın bebek" demesi bundandır. O, annesinin masallarıyla eğlenir, en güzel ninnilerle büyür (MÇ. Bebeğe, 46). Şair, küçük yaşta kaybettiği babasını, "Babam" şiirinde anlatır. İnancın verdiği sabır ve imânla yoğrulmuş Anadolu'nun sert hayat şartlarında yetiştiği için "yaman" diye tanımladığı bir babanın evladıdır, o. Bazen harmanda, bazen askerde, bazen hüzünlü, bazen de mütebessimdir onun gözünde baba! Baba, alınteridir, ekmektir; evin direğidir. Çocuk onu bir şair duyarlılığıyla ellerinden tanır. Baba, dağlar gibidir! Toprağıyla güreşen, öküzüyle dilleşen böyle bir babayla güzeldir dünyası çocuğun: “Bazı an öyle yaman/ Dünya korkar sanırım/ Biraz sabır ve imân/ Ben babamı tanırım/ Babam en büyük çeri/ Ekmektir alın teri/ Uy babamın elleri/ Ben babamı tanırım/ Evimizin direği/ Ne büyüktür yüreği/ O erkeğin erkeği/ Ben babamı tanırım/ O toprakla güreşir/ Öküzüyle dilleşir/ Dünyamız güzelleşir/ Ben babamı tanırım” (KS. Babam, 36). İnsan, doğar, büyür, yaşlanır; yaşlandıkça da çocuklaşır. Akbaş, çocuklaşan ninesine ninniler söyler. Çocuklarla nineler arasındaki benzerlikten hareketle yazılan bu şiirde, çocuk gözüyle anlatılır nine. Ninenin, aya benzeyen nurânî yüzü vardır, yaşmağı dolunayı saran bulutlar gibidir. Alnı kardan aktır. Aslında "Seferberlik Sunası"na benzeyen ve üç çocuğunu şehit veren ninesi pek güzeldir Akbaş'ın. Onun, ayva sarısı yüzüyle leylak kokan kınalı saçlarını iyi göstermiyorsa, suç aynadadır. Yemen anıldıkça bağrına taş basıp yanan bu yüreğin gözlerinden yaşlar gelir. Şairin masum bakışlarla anlamaya çalıştığı ninesi, yine Yemen'i hatırlamış, gözleri dolmuştur. Çocuğun, "Gene Yemen’i mi anmış/Gözleri ıslak ninemin” demesi bundandır. Bir yandan ocakta ıhlamur kaynatır, bir taraftan ellerindeki mayalı hamurla ekmek yapmak için koşturur. Deli poyrazların savurduğu yapraklar gibidir, nine. Telaşlıdır, acelesi vardır. Kendisi için yaşamaz Allah için, çocukları, torunları için yaşar. Seccadesi çiçek, kendisi gökçektir, bir masal kahramanıdır, bir masaldır. Dili şeker, dili baldır. Göçmen kuşlar gibi göçmeğe, Cennet'e uçmağa hazırlanır. Mekânı uçmaktır, onun! Çocuk ve Tabiat: Akbaş, bir tabiat şairidir. Fakat o tabiatı şiirine bir fotoğraf gibi aktarmaz. Stilize eder. Derviş gözüyle bakar tabiata ve ondan yeni manalar çıkarır. Onun şiir dünyası çocukluğunda yaşadığı henüz el değmemiş, dejenere olmamış köy hayatıyla şekillenir. Bu şiirlerde, çocuklar kuştur, kuşlar çocuk. Çocuk gözüyle baktığı kırlarda çiçeklerle, sevimli hayvanlarla konuşur. Bir iğde çiçeğindeki koku, bir kavakta saksağan, Torosların tepesinde bir ardıç, yaylada bir at, uçan bir kuş, yaralı bir ceylan, gökyüzünde yıldızlar, onun gönül çocuğunun arkadaşlarıdır. Çocuklar rüyalarına kuşların kanadıyla uçarlar… Tabiat bir mekteptir, Akbaş'a göre. Kuşlar, mevsimleri, günü, ayı, çer-çöpten yuva kurmayı, yavrusunu uçurmayı; arılar, çiçek çiçek dolaşıp bal yapmayı; örümcekler dantel dantel çeyiz dokumayı "Kır Mektebi"nde öğrenmişlerdir (KS. Kır Mektebi, 12). Çocukların her biri “küçük birer akıncı”dırlar, atlarını sonsuz kırlarda koşturup geleceğe hazırlanırlar. Tabiat bir mekteptir. Güllü, sünbüllü, lâleli, leylaklı bir mektep… "Çiçekler ve Kuşlar" şiirinde Akbaş, çiçeklere, dinî ve millî birer anlam yükler. Bir "güzellik uzmanı" duyarlılığıyla anlamlar verir onlara. Sünbül, buram buram Türk kokan, ulu mabetlere süs, sultanlara tuğra, bir sülüs besmele olur. Lâle, sadece bir piyâle gibi görülmemelidir. O, Kadir gecelerini aydınlatan bir kandildir. Gül, her dem taze, her seher yeniden doğan dîn-i İslâm'ın fer'idir. (MÇ. Çiçekler ve Kuşlar, 16). Akbaş'ın şiir bahçesinde leylaklar kokusunu, ninesinin ninnilerinden, kınalı saçlarından duyurur. Bu bahçenin içinde insanı "Bir genç kız sevecenliği" ile karşılayan fidanlar (MÇ. Bahar Karşılaması, 56), dalında gaklayan kargaları bulunan kavaklar (KS. Uyur Uyanık, 26), kokusu toza dumana karışmış iğdeler (KŞ. 30) vardır. Torosların tepesinde ömür süren üç budaklı yeni yetme bir ardıç, bazen turnalar gibi telli duvaklı bir gelindir, yemenisini yele vermiş, saçı bulutlara değmiş! Onun tek suçu maviliği sevmek, göklere yol bulmaktır. Uçan kuşlar gibi uçmaya imrenir, ama çok istemesine rağmen onlara katılmaya gücü yetmez. Elleri kolları bağlıdır. Dalları kırıktır. Gönülsüzdür. Gönlü kırık kızlar gibidir (KS. Ardıcın Türküsü, 38). Gönül yaylasında otlayan koyunları vardır Akbaş'ın: Karabaş, sarıkız, küpeli. Onlar her gece ayaydınlık bir ortamda çobanların akıllı, düşünceli, yaramaz birer yoldaşıdır. Hepsi bacı kardeş gibidirler ve kendi adlarını bilirler (KS. Çoban Bizden Yoldaşlı, 30). Tekenin biri de karnını doyurmuş, başı önünde geviş getirirken Sokretes gibi derin düşüncelere dalmıştır: “Geviş getiriyor yavaş yavaş/ Boynuzu aya değiyor sakalı yere/ Ne bir ses ne bir nefes/ Dalmış yine derin düşüncelere/ Bu teke bir Sokrates” (Yayla Dönüşü) Gün gelir dumanlı yayladan geri köye döner kepeneğe bürünen çoban. Çobanın sadık yoldaşı Karabaş da yanındadır: “Dağları yutarak geliyor duman/ Rüzgâr bir dikeni kovalıyor/ Kepeneğe bürünüyor bir çoban/ Hıpırtısı duyuluyor koyunların/ Karabaş elini yalıyor” (Yayla Dönüşü) Mevsim sonbahardır. Yollarda kızıl kora benzeyen yapraklar, yamaçta gümüş renkli iri bir teke" (Yayla Dönüşü), kel dağların hür sahipleridir. Akbaş'ın masal dünyasının sevimli bir üyesi de tavşandır. Akbaş, gece karnını doyurmaya çalışan tavşana, dolunaya yine çocuk gözleriyle bakıp değerlendirir. Dolunay gitgide hilâle dönmektedir. Bunun sebebi ne ola ki? Diye sorar kendi kendine. Öyle ya her şeyin bir sebebi vardır. Dolunay durup dururken nasıl hilâle dönüşür? Bunun sebebi obur bir tavşan olmalıdır! İhtimâl, dolunay, her gece karlı dağların ardından çıkıp usulca yaklaşan bu obur tavşan tarafından yenmiştir. Çocuk sorusunun cevabını bulmuştur. Dolunay niçin hilâle döndü diye sormaktan vazgeçer: “Her gece/ Ay doğarken/ Karlı dağlar ardından/ Yaklaşır bir oburca tavşan/ Yer dolunayı/ Ay aman/ Aya bir hâl olur/ İncele incele bir hilâl olur/ Güngünü sararıp solar/ Düşer sulara” (KS. Dolunay, 23 ) Saklambaç oynarken zaman akıp gitmiştir, hava kararmış, yolunu kaybetmiştir çocuk. Kimse yoktur, ağlamaktadır. Ak bir güvercin uçurur gagasından öperek. Kuş uçar, çocuk ağlar (KS. Sobe, s. 5) Çocuk bu, her zaman kuşların gagasından öpecek değil ya! Bazen de elinde sapan ıssız bahçelerde serçelerin peşinde, dalların şarkısını susturur: “Çocuktum,/ Sapanla iki kuş vurdum/ Biri düştü, biri yaralı gitti/ Garip bir sessizlik çöktü bahçeye/ Dallarda kuşların şarkısı bitti/ Bunca zaman geçti/ Kaç güz kaç bahar/ Benim avcı olduğumu duymuşlar/ Bir daha bahçeye gelmediler kuşlar” (KS. Issız Bahçe, 67). Ali Akbaş'ın "Kuş Sofrası"nda martılarla kartalların masallarına da yer vardır. Dağ ve denizin bu iki kuşu, bir bahar günü lodoslu bir havada, dalgaların kıyıyı dövdüğü bir gün buluşmuşlar, arkadaş olmuşlardır. Ta ki bir gurûp vakti sular alevlenip kuşların kanatlarını tutuşturuncaya kadar devam eder bu dostluk. Biri dağa kaçar biri denize. Şimdi onlardan "Üç gümüş Tüydür" geriye kalan (KS. Üç Gümüş Tüy, 6). Leylekler kuş değil, melektir. Ellerini Yemen’de kınalayıp Beytullah'a yüz sürmüşlerdir! Gidenleri geri getirmek için bir ağustos ayında sefere çıkan yeni baharların türkülerini söyleyen ulu kuşlardır. Karlar yağıp eriyecek, bebekler yürüyecek ve leylekler yine geri gelecektir: “Leylekler/ Ulu kuşlar/ Ne olur katar katar/ Gidenleri getirin/ Kırmızı gaganızda/ Belki de yaşıyorlar/ Uzak bir yıldızda/ Getirin bu bahara” (KS. Leyleklerin Türküsü, 55). Akbaş'ın "Kuş Sofrası"nda güvercinler ve bülbüllere de yer vardır. Güvercinler, bazen demleriyle "Hû çeken" birer derviş, bazen semazen bir Mevlevî'dir semâda. Akıllı kuştur güvercin; Hacı Bektaş Hünkârdan el tutmuştur (MÇ. Çiçekler ve Kuşlar, 16-17). Bülbül de gönlü çocuk bir şairin şadırvan sesli kuşudur. Hafızdır, mevlidhandır, Süleymaniye ve Selimiye’de Kur'ân nağmesidir bülbül: “Şadırvan sesi/ Selimiye’de Süleymaniye’de/ Kur’an nağmesi/ Tatlı bir elhan/ Hafız yada mevlithan/ Bülbül.” (MÇ. Çiçekler ve Kuşlar, 16). Akbaş'ın çocuk dünyasında Küçük Akıncılar vardır esen rüzgârlarla yarışan (KS. 35). Gönlünde uyuyan çocuğu tıpkı sular gibi rüyâ ülkesine davet eden (KS. Uykuya Doğru, 25, ) veya Selcene bir demet şiir çiçeği götüren rüzgârlar (KS. Armağan, 1) vardır. Üç Gümüş Tüy’de (KS. 6) hava serttir, rüzgârlıdır, lodostur. Sobe'de ayın çengeline takılıp kalan adını bir gezegende yitiren göklerin hilâle benzeyen çocuğunu ılık bir meltem götürür (KS. Sobe, 5) Elbistan'ın Çatova'sında henüz ilk mektep sıralarında koyun güderken gözlemlediği zengin köy kültürünü satırlara taşımaya devam eder Akbaş. Onun şiir dünyasında yalçın kayaları olan dağlar vardır. Kartalların gurup vakti alev alan sulardan kanatları tutuştuğu için kaçtığı dağlar her zaman ürkütmez çocukları. Sevimli çobanları da vardır dağların ve çobanların çocuklara tavşan sakızı, kenger, çiğdem ve kuzukulağı gibi armağanları. Onun çocuk dünyasında dağları saran bulutlar vardır. Ak-pak, gümüş renkli bulutlar gökleri sarmıştır. Ay bir balık gibidir bu göklerde, bulutlar da birer ağdır. Bu ağlarla yakalanır ay dede denen balık! “Ay bulutun ağında/ Mavi sularda balık” (KS. Uyur Uyanık, 26 ), Akbaş'ın çocuk dünyasında, ay bir çobandır, bulutlarsa bu çobanın sürüsü: “Pencereden süzülürüm/ Ağlarsanız üzülürüm/ Süt sağarım bebeklere/ Ben çobanım, Bulut sürüm” (KS. Ayın Ninnisi, 9) Çocuk ve Vatan: Akbaş'ın gönül çocuğunun vatanı öksüz kızımız Tuna'dır. Yemen'dir, Meriç'tir, Erzurum'dur, Yozgat'tır, Maraş'tır, Karabağ'dır, Göygöl'dür. Ninesinin seccâdemizi serdiği çiçekli çimenli bir bahçedir. Annesinin kucağıdır. Dedesinin ocağıdır. Tahta atlarını koşturup akıncılık oynadığı sokaklardır. Oyuncak bebeklerinin kollarının kırılmadığı her yerdir. Mavi gökler, ardıç kokulu Toraslardır, saksağanların yuva yaptığı kavak, bülbüllerin öttüğü gül bahçesi, karabaşın, sarıkızın, küpelinin gezdiği yaylalar, çobanın kepeneğini koyduğu bir kaya, Hayrullah'ın değirmeni, Temmuz sıcağında yanan bozkır, Ahmet Ede'nin eşeğine binip gittiği tarla yoludur… Ve Anadolu'dur bu çocuğun vatanı… Medeniyetler yutan bir yerdir. Üstünde, "iddiasız, akılsız ve cesaretsiz" yaşanırsa, insanın elinden kayıveren bir heyelan bölgesidir vatan! "Ne vatan sıradan bir toprak, ne de bayrak bir metre bez parçasıdır." (NTK). Tıpkı "sağlık gibidir" vatan! "Elden çıkınca değeri anlaşılan (NTK)! "Kalelere bayrak olan/Ölüp ölüp toprak olan/Binlerce adsız kahraman" (KS. Çağrı, 53) yapmıştır vatanı. Onun bayrağını yükseğe, daha yükseğe asmak gerekir. Çocuk ve Ninniler: Kuş cıvıltılarına benzeyen bu şiirlerde çocuklar ninelerine, aydede de çocuklara ninniler okur. Bize, "Ninni iyiye güzele/Ninni dünyamız düzele" (KS. Ayın Ninnisi, 9) temennisine eyvallah demek düşer. Çocuk ve Türküler: Türkülerin çocukları; çocukların türküleri vardır. Akbaş, çocuklara türküler söyleten bir şairdir. “Bebeklerin Türküsü, Ardıcın Türküsü, Leyleklerin Türküsü”dür Onun şiiri… Elif bebek, Umay bebek, hilâle benzeyen beşikten uçan ışık kanatlı birer kuştur. Onlar kendi geleceklerinin, kendi hayallerinin türkülerini okurlar… Çocuk ve Masal: Masalları vardır çocuğun "uyku tadında." Bu masallarında, bir gün koç burcunun içinden çıkıp gelecek beklediği yiğitleri; masallardan dışarı çıkmaması gereken devleri, gülen ayvası, ağlayan nârı, "Küçük şehzâdeye hız veren" (MÇ. 15 ) Keloğlan'ı vardır şairin: “Yuvada kuşların uyuduğu an/ Bir yiğit çıkmalı koç burcundan/ Tutmalı geceyi bir ucundan./ Silkmeli bütün korkuları/ Ve elinde bir devin yuları/ Gezmeli kapı kapı/ Özür dilemeli, çocuklardan/ Çıkmasın hiç masallardan dışarı./ Yusuf’u düştüğü kuyudan/ Çıkaran kervan/ Getirsin devler diyârından/ Ağlayan ayvayla gülen nârı” (KS. Koç Burcu, 15). Çocuk ve Rüyâ: Çocukların rüyâları vardır kuşların kanadında (KS. 9). Onların rüyaları, gece olunca bir mağaradan çıkıp bütün evlere dağılır (KS. Geceye Övgü, 42). "Uykuya Doğru" artık çocuk bir kuştur, bir mektuptur (KS. 24). Çocuk ve Zaman: Akbaş'ın gönül çocuğuna göre zaman bir telaştır, bir bilmecedir, bir kelebektir. Vakit öğledir. Çocuk gölgesinin peşinde koşturmaktadır tarlada ırgata ekmek-aş gecikmiştir. Babası beklemektedir… Köpeğin dili bir karış dışarıda, öküz sinekten huylanmış, çocuk oyuna dalmıştır. Ne de olsa çocuktur o…Vakit öğledir ve bozkırda her yer yanmaktadır (KS. Öğleyin Köy, 46). Vakit akşamdır. Çocuk başını göklere çevirmiştir. Ay doğmuş, güneş gecelemiştir. Ve geceler, bilinmez birer bilmece (KS. 41) veya ılık bir süt denizidir. Çocuk ve arkadaşları samanyolunda bir ceylanın izine düşmüştür (KS. 42). “Saman yolunda çocuklar/ Düşer bir ceylan izine/ Yüzünü mehtapla yıkar/ Bulanır altın tozuna/ Gece gönlüm çocukta hür/ Gündüz bir topal karınca/ Uçma sırası bendedir/ Kuşlar uykuya varınca” (KS. Geceye Övgü, 42). Çocuk ve Renkler: Hiçbir renk tek başına yeterli değildir. Böyle olmakla birlikte, Akbaş'ın gönül çocuğu bir mor sevdalısıdır. Zira aşkın, sanatın, ufkun, sonsuzluğun, duygunun rengidir mor! Hep öteleri çağrıştırır insana. Diğer renklerden doğan, diğer renkleri de içine alan bir armoninin rengidir mor. Gönül çocuğunun başka renkleri de vardır: Mavi, al, çim yeşili…Yıldızları, kıyıları, suları, semavî kubbeleri mavidir (KS. 5, 6, 26) Mavi sularında balıkları vardır. Adını unuttuğu mavi gözlü kuşlarının kanatları ebrûlîdir. İpek gönüllü çocuklar ak-pak semâlarda ak kanatlı güvercin uçurmuşlardır (KS. 5). Kanadına name bağlanan kuşların, hacı leyleklerin gagası kırmızıdır (KS. 55). Sonra yalçın kayalarda yabanî kapkara kanatlı kartalları da vardır gönül çocuğunun (KS. 7). Köyde laciverd akşamlarda karşılar sürüyü çocuklar… Arıların polen topladığı çiçekleri vardır rengârenk Akbaş'ın: “Kırmızı, mavi, mor, sarı/ Çiçek çiçek gezer arı/ Nasılda bilir yolları/ Dere tepe iniş yokuş/ Kır mektebinde okumuş” (KS. Kır Mektebi, 13) Günler kısalmış, sonbahar gelmiş, dağların keli görünmüştür. Yayla dönüşü ağaçlardan dökülen yapraklar "kızıl bir kor" gibidir. Gün batmaktadır ve gümüş renkli tüyleriyle bir teke yamaçta heykel gibi durmaktadır: “Gitgide günler kısalıyor/ Bak yine göründü dağların keli/ Dökülen yapraklar şimdi kızıl kor/ Yamaçta iri bir teke heykeli/ Tüyleri gümüşe çalıyor” Çocuk ve Meslek: Akbaş'ın çocuk dünyasında üzerinde sıkça durduğu mesleklerin başında Çobanlık, koruculuk ve askerlik gelir (KS. 34). Şair bir şiirinde "Çoban Bizden Yoldaşlı" (KS. 30) der. O, yalnız değildir. Canlı cansız, her şey çobanın arkadaşı, yoldaşıdır. Çocuk ve Kozmik Bilinç: Akbaş'ın gönül çocuğunda, kozmik bir bilinç, sade fakat estetik bir derinlik vardır. Gökyüzüyle, ayla, güneşle, denizle kuşlarla ve ağaçlarla sık sık dilleşen şaire göre gökte ay ya "portakal" (KS. 11) veya bebeklere bulutlardan süt sağan bir çobandır (KS. 9). Ay, Fuzûlî’ye ilhâm vermek için geç batar, erken doğar (MÇ. 27.). Sonra ay, bulutların oltasına takılmış mavi sularda bir balıktır (KS. 26).Yine şair dolunayın bir obur tavşan tarafından yenilerek hilale döndüğünü bir hüsn-i talil ile anlatır (KS. 41). Bir yerde, gökteki evlerin ancak yıldızların pencerelerinden bakılırsa görülebileceğini düşünen çocuk (KS. 41), bir başka zamanda kendisinin mavi bir yıldız olduğunu söyler: "Kimseye söyleme mavi yıldız/Benim sen olduğumu" (KS. 11) demesi bundandır çocuğun. Ve dağlar, "Bıkıp usanmadan/Yeni bir ay doğurur" (KS. 23). Hiç şüphesiz, karanlıklar bu yeni doğan ay ile aydınlanacaktır. Her yeni ay bir bebektir ve her bebek biraz bulut, biraz umut, biraz şafak ve hepsinden de öte, bir bayraktır (KS. 29). Onun için bebekler hemen büyümeli, geleceğe yürümelidir: “Üstümüz yayla/ Altımız yurt toprağı/ Büyü bebeğim büyü/ Ekmeğin gül yaprağı/ Soframız kuş sofrası” (KS. Kuş Sofrası, 3). Çocuk ve Eşya: Akbaş, eşyaya masum bir çocuğun gözleriyle bakar. Gönül çocuğu beşikte büyümüştür Şairin. Düşleri vardır. Bir gün ışıktan kanatlarla kuş olup göklere uçacaktır (KS. 11). Yıldızları bilye yapıp oynayacaktır (KS. 11). Ama Bosnalı, Karabağlı, Filistinli çocuklar bu düşleri göremez. Onlar düşlerini yitirmişlerdir. Çünkü, asker amcaları bebeklerini vurmuşlar, kollarını koparmışlardır. Oyunları ve oyuncakları ellerinden alınmıştır bu çocukların, susuz ve uykusuz bırakılmışlardır: “Oynarken vurulan çocuk/ Uçup bir güvercin oldu/ Kan içinde oyuncağı/ Kanadalı asker buldu” (KS. Bosnada Çocuklar, 68) Aslında hakları ellerinden alınan, annesiz kalan, kimsesiz ve tedirgin her çocuk bir Bosnalıdır, bir Karabağlı, bir Filistinlidir. Buna dayanamaz Akbaş: "Annesiz kaldı bebekler/Emdi parmaklarını" diye hayıflanır. Parmaklarını emen çocuklara çareler arar! Çözün der: "Çözün uçsun bebekler/Çözün kundaklarını!" (KS. 19). Çocuk ve Şehir: Akbaş, şehirde yaşayan bir köy çocuğudur. Gönlü Elbistan'da gövdesi şehirde kalmış bir güvercindir. Hürriyetini egzoz dumanlarına kaptırmıştır; gözlerini kalabalıklarda kaybetmiştir. Yıldız'da[6] Harran göklerini, Çatova'nın yıldızlarını arar, bulamaz. Çıkmaz sokakları, çıkmaz caddeleri, çıkmaz balkonları vardır şehrin. Ali Akbaş'ın gönül çocuğunu sıkar bu çıkmazlar. Annesinin sert sesiyle irkilir çocuk: “Dolama eline o ipi çocuk/ Kan oturacak/ Apartmanlar ne kadar yüksek/ Ve odalar ne kadar dar,/ Çıkma şu balkona/ Kalbim duracak./ Öyle karışık ki trafik ve şoför amcalar o kadar dalgın ki,/ Ne çocuk dinlerler ne nine,/ Sürerler öylesine/ Çıkma caddelere/ Yel uçuracak/ Ağzını açmış seni bekliyor,/ Obur lağım kapakları,/ Kirli göletler/ Ve elektrik kabloları/ Elini kesecek o keskin bıçaklar/ Bir ur gibi büyüyor bu şehirler,/ Apartman paratoner/ Belâ şimşeklerine/ Yakında parklara yağmur yerine/ Asit yağacak/ Filistin'de Karabağ'da Bosna'da/ Çocuk avcıları yolları tutmuş/ Ve keskin nişâncılar oturmuş mazgallara,/ Hiç eli titremeden/ Seni vuracak./ Bir rüzgâr getirdi seni meleğim/ Yine bir rüzgâr götürür/ Söner bir ocak/ (KS. Şehir ve Çocuk, 64) Çocuk ve Dil: Sonra Akbaş'ın gönül çocuğunun sevimli mi sevimli bir dili vardır kıpır kıpır, "ninem cici, ninemin gökçek" diyen bir dili; masal tadında, şeker tadında bir anadili vardır (KS. Nineme Ninni, 17). Çocuk ve Güzellik: Akbaş'ın gönül çocukları sevimlidir. Perî kadar güzel, şiir kadar içlidir. Bu güzel çocuklar bazen yeşil gözlü ıtır kokulu bir orman perîsidir, bazen saklanbaç oynarken yolunu kaybettiği için evine bir ak güvercin uçuran yaramazdır. "Yıldız güzel ay güzel/Elif’le Umay güzel" (KS. 3) diyen şairin dinî duyarlılığının sembolü Elif, Türklükle ilgili duyarlılığının sembolü "koruyucu ve yardım eden bir melek" olan Umay'dır. Elif yıldız, Umay aydır. Çocuk ve İnanç: Ali Akbaş inancı dar kalıplara sığdırmaz. O yaratılışın her zerresinde var olan estetiği fark eder ve bunu inanca dönüştürür. Bu inancın temeli de güzellik olur. "Her zerrede o yaratıcı kudreti sezmek, o kaos ve kargaşa içindeki düzeni fark etmek sanatı ibadete dönüştürüyor. Fakat yine de tabiat sanatın ham maddesidir. Sorunuzda da belirttiğiniz gibi sanat, sanatçının süzgecinden geçmiş tabiattır. Sanatçı onu eğer, büker, stilize eder, dönüştürür. Bu kabiliyet diğer canlılarda olmayan sadece insanoğluna verilmiş bir tasarruf imtiyazı ve mecaz anlamıyla yaratma gücüdür.” Akbaş inanmış bir şairdir. Akbaş'ın gönül çocuğu Allah'a ve Peygamberine inanır. Onlara gönülden bağlıdır. Bu gönül çocuğu bilir ki kendisine en yakın olan varlıktır Allah. Kuş Sofrası'nın sevimli çocuğu Annesiyle konuşurken "Anneciğim!" der: “Allah ne kadar yakın/ Konuştum duydu beni” (KS. Uykuya Doğru, 25 ) Akbaş'ın gönül çocuğu çiçekler ve kuşlara ibretli gözlerle bakar. Sümbül'de sülüs bir besmeleyi lâlede Allah'ı gülde Hz. Peygamberi görür bu gözler. Onun şiirinde, güvercinler semâ eden bir mevlevî, bülbüller yanık sesli bir mevlidhândır (MÇ. 17). Gün geceye döndüğünde değirmende sıra beklemek zordur. Ortalık zifir karanlıktır. Değirmenci Hayrullah, gürültüden hiç kimseyi duymaz. Değirmen cinnili, değirmen ürkütücüdür. Harman hasat zamanı gönül çocuğu tek başına gelmiş, değirmende buğdayını öğütüp daha köyüne geri dönecektir Fakat korkudan ödü sımıştır. "Hayrullah!" der, bir besmele çeker, Allah'a sığınır: “Değirmenci Hayrullah/ Bismillah/ Bismillah!” (KS. Değirmende Gece, s. 32), Nihayet duası makbuldür gönül çocuğunun. Okununca "âmin!" denecek bir "Çocuk Duası" vardır: “Dün ola, düğün ola/ Düşte gördüğüm ola/ Ya yaza, ya kışa/ Ayrılanlar kavuşa/ Dargınlar barışa/ Sayrılar sağ ola/ Bozkırlar bağ ola/ Yaz gele, kış geçe/ Kırk gün kırk gece/ Bir ulu şenlik ola/ Dirlik düzenlik ola/ Su gelsin dereye/ Bebekler yürüye/ Yazılar otlu ola/ İnekler sütlü ola/ Ülkemiz mutlu ola/ Geceniz kutlu ola” (KS. Çocuk Duası, 71) İşte böyle düşünür çocuk şairi; böyle düşünür şairin gönül çocuğu. Kaynakça |















Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.