|
Yrd. Doç. Dr. Eriman Topbaş
Sosyoloji aileyi en küçük toplumsal bir kurum olarak kabul etmektedir. Bu toplumsal birim yapısal anlamda küçük olmasına rağmen, toplumun devamlılığı bağlamında çok büyük bir işlevi yerine getirmektedir. Toplumun insan kaynakları ihtiyacını bir anlamda aileler karşılamaktadırlar. Bu bağlamda, toplumun var olması doğrudan doğruya ailenin var oluşuna bağlıdır.

Aile, temelde üç ayrı insani yapıdan oluşur. Bunlar; anne, baba ve çocuk/çocuklardır. Ailenin kendisinden beklenen işlevini yerine getirmesi bu üç yapının uyumuna bağlıdır. Aile içi uyumun tesisi anne-babanın birinci görevidir. Aile içi uyumu gerçekleştiremeyen anne-babanın diğer görevlerini sağlıklı bir biçimde yerine getirmeleri pek mümkün olmaz. Dolayısıyla, her anne-baba adayı öncelikle aile içi uyum konusunda yeterlilik kazandıktan sonra anne-baba olmayı düşünmelidir. Zira iki kişinin uyumlu bir biçimde düzenlediği bir aile ortamı çocuğu hak edebilir. Çocuğun aile ortamına katılmasıyla birlikte, anne-baba adayları anne-baba statülerini elde ederler. Bu nedenle, “her anne-baba anne-baba olmasını çocuğuna borçludur” diyebiliriz. Anne-baba çocuğa olan bu borcunu ona hizmet ederek ödemeye çalışmaktadır.
Çocuk açısından aile, etkileşimde bulunduğu birincil dış çevreyi oluşturur. İlk davranış kalıplarını bu çevreyle etkileşime girmek suretiyle oluşturur. Çocuk çevresinde olup bitenleri bu davranış kalıpları yardımıyla içselleştirir. İnşa edeceği insanı da bu davranış kalıpları temelinde şekillendirir. Bu durumda aile çocuğun ilk temel bilgilerini edindiği yer olarak ortaya çıkmaktadır.
İnsanın sosyal ve kültürel boyutunun temelleri ailede atılır ve buradan edinilen sosyal ve kültürel değerler değişik toplumsal alanlarda test edilerek geliştirilir. Bu çerçevede aile toplumsal alan için değer üreten bir birim olarak kabul edilebilir. Aileyi oluşturan bireyler, özellikle anne ve baba ne kadar nitelikli olursa aile de o kadar nitelikli olur ve dolayısıyla bu aile tarafından üretilen değer de o ölçüde bir anlam ifade eder. Çünkü çocuk ilk önce ailenin, sonra ailenin bulunduğu yörenin ve daha sonra da ailenin mensubu olduğu toplumun boyası ile boyanır. Bu boyalanma aynı rengin birbirine yakın tonları şeklinde olursa birey sosyal sürtüşmelerden kaynaklanan iç çatışmalar yaşamadan kendini gerçekleştirme doğrultusunda yol alabilir.
Çocuğun bilişsel, duyuşsal ve psiko-motor gelişimi bakımından ailenin yapabileceği en önemli görev çocuk için zengin bir çevre hazırlamaktır. Zengin çevre, çocuğun tüm duyu organlarını kullanarak yaşantı geçirebileceği çevre anlamına gelmektedir. Çocuk ancak böyle bir çevrede nitelikli insanı inşa etme imkânı bulabilir.
Ailenin zengin olması ya da fakir olması çocuk için zengin bir çevre oluşturmak açısından pek fazla önemli değildir. Burada önemli olan ailenin çocuğun gelişimi konusunda bilinçli olmasıdır. Çünkü evde yetişkinin kullandığı araçlar, kesici ve yaralayıcı olanlar hariç, çocuğun duyu organlarının duyarlılığını artırmada işe koşulabilir. Evdeki hiçbir alet çocuktan daha kıymetli olmamalıdır. Aksine onların tümü bir şekilde çocuğun yetiştirilmesinde, daha doğrusu sağlıklı bir yetişkin olmasında hizmet vermelidirler. “Cıs”ların aşırı derecede çok olduğu bir çevrede insandan sağlıklı bir gelişme beklemek pek mantıklı görünmüyor.
Sonuç olarak her anne-baba ev ortamında bir düzenleme yaparken ilk önce çocuğu dikkate alarak işe başlamalıdır. Yani evi, çocuk merkezli eve dönüştürmelidir. İmkânlar ölçüsünde evde çocuk için zengin bir etkileşim ortamı sağlanmalıdır. Çocuğun yönelimlerine özen göstermelidir. Çocuğun yönelimleri genelde onun ihtiyaçları konusunda ipucu oluşturabilir. Nasıl yetişkin ihtiyacını gidermeden rahatlayamıyorsa, aynı şekilde çocuk da rahatsızlık duyacaktır. Yetişkinden farklı olarak çocuğun ihtiyaçlarının tümü büyümeye yönelik olmasıdır. Çocuğun karşıladığı her ihtiyacı onu yetişkin olmaya bir adım daha yaklaştırır. Eğer çocuk ihtiyaçlarını doğru karşılama imkânı bulursa, doğru insanı inşa etme şansını artırabilir.
|