|
|
|
Sayfa 1 / 3
Anahtar Kelimeler: Ali Akbaş, Masal Çağı, Kuş Sofrası, Çocuk edebiyatı Abstract: Ali Akbaş is the one of the important poets of the Turkey. The poet has two poem book which are named “Masal Çağı”, “Kuş Sofrası” and one fable book which is named “Gökte Ay Portakaldır”. The “Kuş Sofrası” won the poetry award of “Writer’s Union” in 1991. This book also translated into Macedonian by Mariya Leontiç. It is deemed worthy to the Mağcan Cumabayuli Award of II. Turkish World Poem Feast, which was held in Keywords: Ali Akbaş, Masal Çağı, Kuş Sofrası, Çocuk edebiyatı * Bir Gönül Çocuğu: Ali Akbaş: Ali Akbaş[2], 1941 yılında Kahramanmaraş'ın güzel ilçesi Elbistan’ın Maraba (Çatova) köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu memleketinde, yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde yaptı. Çeşitli liselerde ve Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen olarak çalıştı. Bir müddet Film Radyo ve Televizyon Eğitim Dairesi (FRTEM)’de program yazarlığı yaptıktan sonra Hacettepe Üniversitesine geçerek dil üzerine yüksek lisansını tamamladı. Bu üniversitede Türk Dili okutmanı olarak görev yaptığı sırada 1996 yılında emekliye ayrıldı. Günümüze kadar Divan, Doğuş Edebiyat ve Kanat Dergilerinin yayınlanmasında öncülük eden ve halen Kardeş Kalemler Dergisi’nin yazı İşleri Müdürlüğünü yapan Ali Akbaş’ın Masal Çağı (Ankara 1983) ve Kuş Sofrası (Ankara 1996) adlı iki şiir, Gökte Ay Portakaldır (İstanbul) adlı bir masal kitabı yayımlanmıştır. Kuş Sofrası 1991 yılında "Yazarlar Birliği"nin şiir ödülünü almıştır. Bu kitap ayrıca Mariya Leontiç tarafından Makedonca’ya çevrilmiştir (2000). Kazakistan’ın başkenti Almatı’da gerçekleştirilen II. Türk Dünyası Şiir Şöleni’nde Mağcan Cumabayulı Ödülüne lâyık görülmüş (1993) ve Kosova’da yayınlanan "Türkçem" Çocuk Dergisi tarafından yılın şiir ödülünü almıştır (2004). İtalya’nın Venedik şehrinde düzenlenen 57. Şiir Bianeli’nde (2005) ve 20. Moskova Kitap Fuarında Türkiye’yi temsil etmiştir (2007). Şairin adı geçen dergi ve kitapların dışında şiirlerinin pek çoğu başta Türk Edebiyatı ve Türk Yurdu olmak üzere değişik dergilerde yayınlanmıştır. Kendi gönül çocuğuna şiirler yazan ve yazdıran bir şair: Ali Akbaş: Şiiri hayatının başköşesine oturtan Ali Akbaş, onu “ciddî bir meşgale” kabul eder. Ona göre iyi şiir yazabilmek için insanın kendisini doğru kaynaklardan beslemesi gerekir. Şiirin malzemesi dildir ve dil, çalışa çalışa plastik ve estetik bir malzemeye dönüşür. Şiir önem verilmesi gereken ciddî bir iş olduğu içindir ki, Akbaş zor yazan, şiirin teknik ve estetik yönüne önem veren bir şair olarak karşımıza çıkar. Her hangi bir edebiyat akımına bağlı değildir Akbaş. Onun şiirinin tekniğini, yazdığı şiire kaynaklık eden duygu ve ilhâm belirler. Mutlaka hece veya serbest olacak diye zorlamaz kendini. Duygu onu nereye sürüklerse şiir öyle çıkar ortaya. O, şiirin bir inşâ ve ayıklama olduğunu düşünür. Akbaş'a göre bir çocuk edebiyatı vardır: Bu edebiyat da sıradan, basit ve bayağı anlatımlar ve söylemler oluşturmaz. Bir yerde şöyle der: "Çocuk şiiriyle büyük şiiri arasında estetik seviye bakımından bir fark olamaz. Çocuklar için yazılan bir şiiri büyükler de severek okuyamıyorsa şiir sayılmaz. Kaldır, at onu. Fakat büyüklerin okuduğu her eseri de çocuklar okuyamaz. Öyleyse çocuk edebiyatı, genel edebiyat içinde çocukların da okuyabileceği bir edebiyattır.” (NTK)[3] Ali Akbaş’a göre bu edebiyat geçmişe ait özel yaşanmışlıklar ve detaylar işlediğinden oldukça zengindir ve temelleri bilinmeyenlerle atılmıştır: “Daha üç dört yaşındayken babamı kaybetmek desem, o yaşlardayken yetim kalan tek çocuk ben değildim. Köy odalarında, tandır başlarında dinlediğim türküler, maniler, ninniler, masallar desem, onları da benim gibi bütün akranlarım dinledi. İnsanda bir “O Belde” duygusu uyandıran, sini içi gibi mor dağlarla çevrili Elbistan coğrafyası desem, onu da bütün akranlarım seyretti. Kısacası çok bilinmeyenli bir denklemdir bu. Belki de hiç bilmediğim bir etken içime yöneltmiştir beni; çevreye garip nazarlarla bakmayı öğretmiştir. Karıncalarla, kuşlarla, böceklerle, yıldızlarla konuşmayı öğretmiştir. Kim bilir… Belki de çocuk bünyemi etkileyen hiç bilmediğim şok etkisi yapan bir olay var. Midyenin karnına bir kum tanesi kaçmaya görsün, serüven başlıyor. Tabiî bunların hepsinin dışında, ta ezelden böyle takdir edilmiş de olabilir." (NTK). Ali Akbaş, şairliği planlayarak seçmediğini, bunun kendiliğinden geliştiğini belirtirken aynı zamanda şiirinin bir kurgu, kurmaca olmadığını; ilhâma, bilinçdışına dayandığının da altını çizer: “Farkında olmadan şiire yüklendim. Önce şiir yazıp yazmayacağımı bu işin benim hayatımın ayrılmaz bir cüz’ü olacağını bilmiyordum farkında olmadan zaman içinde gelişe gelişe baktım ki ben en iyi bunu yapıyorum.” (ÖK).[4] Ali Akbaş her ne kadar şiire yönelmesinin altında rasyonel sebepler aramasa da, onun yetiştiği coğrafya şiiri besleyecek niteliktedir: “Ben folklorun çok zengin olduğu bir bölgede doğdum bu folklor besledi beni. 4-5 ay süren kış, uzun kış gecelerinde köy odalarında anlatılan askerlik hatıraları, söylenen türküler, okunan Hz. Ali, Battal gazi cenkleri, Ahmediye, Muhammediye gibi menkıbeli kitaplar, daha küçükken tandır başlarında ninelerimizin anlattığı masallar, maniler, ninniler farkında olmadan bir birikim sağlamış. Şiirimi bunlar besledi.” (ÖK). Çatova’dan Maraş’a ve Yayınlanan İlk Şiir: Akbaş, kozasından kurtulan bir ipek böceği gibi köyünden Maraş’a okumaya gelen birkaç çocuktan biridir. O yıllarda Elbistan’da lise yoktur. Maraş yolu görünmüştür kendisine. Şartlar zordur fakat azimlidir. Akbaş ilk şiirini de bu yıllarda yayımlar: “O yıllarda "Engizek" diye bir gazete çıkıyordu Maraş’ta. Köyüme hasretimi dile getiren ilk şiirimi bu gazete yayınladı. Sevindim yazılı bir evrakta şiirimi görmeyi. Sonra Maraş Lisesine marş yazılacakmış, marş yarışması var kimin şiiri birinci gelirse okulun marşı o olacakmış dediler. İhtimâl vermiyorum ama ben de yazayım, dedim, kendi kendime. Sarı bir defter kâğıdına yazıp verdim. Bir pazartesi günü okulun açılışında müdür, “şimdi marş yarışmasında birinci gelen arkadaşınızı ilan edeceğim” dedi. Yanında edebiyat hocamız da vardı. Beyâz kâğıtlar arasında benim sarı kağıdı gördüm onu öne aldı, müdür. Birinciyi ilân etti. Hiç ihtimâl vermiyordum, benim şiirim birinci olmuş.” Yayınlanan ve okul marşı olarak kabul edilen bu şiirle Akbaş’ın şairliği tetiklenmiş, şiire olan hevesini artırmıştır. Şiir onun gündemine oturmuştur ve şair, bu tarihten itibaren o, şiirin ne olduğunu düşünerek yazmaya başlamıştır. Akbaş'ın şiiri, çocukluk dönemi izlenimlerini anlatır, çocukluk hatıralarından beslenir. O, şiirinde içinde yaşadığı bozkırın sıcağını, soğuğunu; kurdunu, kuşunu; otunu, böceğini konuşturur. Lâkin bunlar bir sulu boya resmi gibi temiz bir peyzaj halinde değildir. Şair bu noktada mekâna metafiziği de ekleyerek kendine özgü kozmik bir âleme doğru açılır. Çocuksu bir üslupla kaleme aldığı şiirlerinde, sâde bir söyleyişin, bir selh-i mümtenînin, naîf (ince, zarif) bir üslûbun peşinde koşar. İfâdelerinde sesini pek yükseltmez, büyük konuşmaz, fazla süslenmez, şeffaf olmaya çalışır, şairâneliği kovar, tasannudan kaçar. Yani şiirde ilizyon için gerekli bütün vasıtaları atma amacındadır. Bütün bunlardan dolayıdır ki Ali Akbaş “Söğüt ve Serçeden” başlar işe. Bir çocuk gibi görmeye öğrenmeye çalışır ve nesneleri tanıdıkça da hayranlığı artar. Bu noktada eşyayı en şaşırtıcı, en umulmaz yanından, bir idrak kamaşmasının ardından yakalamaya çalışır. Aslında bu çocuksu bir algılama çabasıdır. Ali Akbaş süsü, şiiriyeti üsluptan alıp eşyaya, objenin kendisine, onun hallerine yükler. Biraz küt, hantal, bilerek yapılmış primitif bir estetiktir bu. (Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, s. 248-249). Damıtılmış bir kültürün insanıdır Akbaş. O, şiirinde, bir baba ve öğretmen değil, bir çocuktur. Bu şiirler, içindeki çocuğa aittir. Bu çocuk, geçmişteki güzelliklere olan özlemlerini, köyünü, anasını atasını anlatırken kendisi kadar Türkçesi de sevimlidir. Cemal Kurnaz, “Ali Akbaş ve Türküler” adlı denemesinde şair için: "Kaybedilmiş masalların, türkülerin, ninnilerin, tekerlemelerin dünyasını arayan bir şairdir." der. Akbaş’ın kendi sözleriyle de teyid edildiği gibi bu doğru bir tesbittir. Onun şiirlerinde özlem vardır. Köye, el değmemiş tabiata, değişen güzel değerlere, masallara, ninnilere, geçmişe, geleceğe bir özlem vardır. “O, eşyayı, hayatı, tabiatı, çocuksu duyuşlarla, çocuk gözüyle anlatır. Bizzat çocukları anlatır. Bunu yaparken, şiirlerine çocukluk hatıraları karışır. Küçük duyumların, küçük dikkatlerin şiiridir bunlar. Bu şiirlerinde olabildiğince yalın, gösterişten uzak bir söyleyiş görülür. Dikkâtli olmayan okuyucu bu özenle seçilmiş yalınlığın bir sehl-i mümteni arayışı olduğunu fark etmeyebilir. Şiirinin kişiliğiyle böylesine örtüştüğü şair pek azdır. Yakından tanıyanlar bilirler. Kendisi nasılsa şiiri de öyledir.” (Cemâl Kurnaz, Türküden Gazele, 23). Çocuk yarı filozof, filozof da yarı çocuktur: Çağdaş Türk edebiyatının en önemli şairlerinden bir olan Ali Akbaş, şiirinde çocukluk dönemini bütün ayrıntılarıyla ele alır. Hatta bu durum o kadar ileri gider ki yıllarca şiir yazmasına ve birçok eser yayımlamasına rağmen bazı yönleriyle Ali Akbaş’ın şiiri tamamen çocuksu kalır. O kendi şiirinin hep çocuksu kaldığını: “Çocuk şiirleri yazıyorum ama bunu bir görev olarak yapmıyorum. İçimdeki çocuğu susturamadığım için yazıyorum herhalde. Resimde olsun, şiirde olsun, hikâyede olsun sanat alanında benim gibilere “naîf” diyorlar. Naîflik, yani çocuksuluk.” ifadeleriyle anlatır. Yine, çocukluk döneminin kendi şiiri açısından ne kadar önemli olduğunu şöyle ortaya koyar: “Benim tavrım, şiir anlayışım, tecrübelerim, zaman içinde her şairde olduğu gibi, değişiklik gösterir. Çocukluk hatıraları sosyal çevre, şahsiyetin oluşumundaki bütün faktörler şiir anlayış ve üslubumda rol oynar. Bir köy çocuğu olarak, halk şiirlerinin, masalların, folklorun kesif halde yaşandığı bir çevrede büyüdüm. Türkoloji tahsilinin neticesi Divan şiirini, modern şiirimizi, tercümeler yoluyla da olsa Batı şiirini tanıdım. Benim şiirimde bunların hepsinin etkisi söz konusu.” Edebiyat Otağı Dergisi'nde şairle bir söyleşi yapan Nesrin T. Karaca’nın, “Çocuk bakışı ve çocuk idrakiyle sanat arasında yalın, doğal bir paralellik var mıdır, yoksa sanatçının içindeki çocuk da üretilmiş, eğitilmiş bir fenomen midir? Başlangıçta belki de hiç fark edilmeyen, sanatçının sonradan keşfettiği, keşfederken de bir bakıma yeniden oluşturduğu bir fenomen? Sizin içinizdeki çocuk hangisi?” sorusuna şair, şöyle cevap vermektedir: "Çocuk yarı filozof, filozof da yarı çocuktur. Çünkü ikisi de şartlanmaların ötesinde bakar eşyaya ve evrene. Ezberleri ve klişeleri yoktur. Sanatçılar da bu disiplini (veya disiplinsizliği) taşırlar bünyelerinde. Eşyayı ve olayları bir garip yanından yakalar, bir zihin ve idrak kamaşmasının ardından görürler. Bu da şaşırtır bizi ve bu şaşkınlık beraberinde hayranlığı da getirir. Onun için estetik, psikoloji, sanat felsefesi, hikmet iç içe girmiştir. Öyle sanıyorum ki o çocuk, sanatçının içinde hep olagelmiştir. Belki de o çocuğu canlı tutanlar, susturmayanlar sanatçı oluyor. Eğer öyle olmasa herkes üretmeye kalkardı. Başta edebiyat profesörleri kimseye vermezdi romancılığı, şairliği. Çünkü işin tekniğini de biliyor adamlar. Aşık Veysel, garibim ne bilsin yaptığı “tunç kafiye” mi “bakır kafiye” mi? Ama o yazar işte, profesör yazamaz. Tabii az da olsa Tanpınar gibi içindeki çocuğu canlı tutan ilim adamları da vardır." diye cevap verir."[5] * Bir "Masal Çağı"ndan Kuş Sofrasına Ali Akbaş, Kuş Sofrası'ndaki bir demet şiirini, elleri ıtır gözleri çimen "Orman Perisi Selcen" için yazmıştır. Rüzgâr bu bir demet çiçeği Selcen'e armağan olarak götürür. (KS. Armağan, 1) Çocuk ve Ailesi: Akbaş, şiirlerinde çocuklaşır, çocuk diliyle annesiyle, babasıyla, kardeşiyle ve dedesiyle konuşur. Bir güzel rüyanın içinden annesine seslenen çocuk annesinin kucağından uçan bir kuş, gideceği yeri unutan bir mektuptur. Bu mektup kendisine uyku basmadan açılıp okunmalı, sevilip okşanmalıdır. Uyku, çocuğun Allah'a en yakın olduğu bir andır: “Anneciğim/ Düşümde bir kuşmuşum/ Kucağından uçmuşum/ Anneciğim/ Düşümde bir mektupmuşum/ Gideceğim yeri unutmuşum/ Anneciğim/ Aç beni, oku beni/ Basmadan uyku beni/ Anneciğim/ Allah ne kadar yakın/ Konuştum duydu beni/ Anneciğim/ Yollar beni çağırır/ Kuşlar beni/ Rüzgar beni/ Uyku beni/ Su beni” (KS. Uykuya Doğru, 24). Bebek, annenin babaya armağan ettiği, öpüp kokladığı bir elmadır. Şairin, "Seni bana anan armağan etti/Öpüp kokladığım almasın bebek" demesi bundandır. O, annesinin masallarıyla eğlenir, en güzel ninnilerle büyür (MÇ. Bebeğe, 46). Şair, küçük yaşta kaybettiği babasını, "Babam" şiirinde anlatır. İnancın verdiği sabır ve imânla yoğrulmuş Anadolu'nun sert hayat şartlarında yetiştiği için "yaman" diye tanımladığı bir babanın evladıdır, o. Bazen harmanda, bazen askerde, bazen hüzünlü, bazen de mütebessimdir onun gözünde baba! Baba, alınteridir, ekmektir; evin direğidir. Çocuk onu bir şair duyarlılığıyla ellerinden tanır. Baba, dağlar gibidir! Toprağıyla güreşen, öküzüyle dilleşen böyle bir babayla güzeldir dünyası çocuğun: “Bazı an öyle yaman/ Dünya korkar sanırım/ Biraz sabır ve imân/ Ben babamı tanırım/ Babam en büyük çeri/ Ekmektir alın teri/ Uy babamın elleri/ Ben babamı tanırım/ Evimizin direği/ Ne büyüktür yüreği/ O erkeğin erkeği/ Ben babamı tanırım/ O toprakla güreşir/ Öküzüyle dilleşir/ Dünyamız güzelleşir/ Ben babamı tanırım” (KS. Babam, 36). |













:...





















Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için