| Uyku Tutmayan Çocuk |
|
|
|
|
İsmail Karakurt Belki varmış belki yokmuş. Uykusuzluk bir masala dönüşür mü? Dönüşürmüş. Saatler “çın, çın!”; kuşlar “uyku, uyku!” diye ötüşür mü? Ötüşürmüş. Dere tepe düz gitmeye gerek yok. Evvel zamanda değil daha yeni zamanlarda Selçuk adında bir çocuk beşikten atlamış, kağıttan gemi katlamış. Şen şakrak, cin gibiyken bile, gözlerini kapayınca dünyanın kaybolacağını sanırmış. Çocuk işte. Bu korkuyla gündüzleri uyumadığı gibi her nasılsa geceleri de bir türlü uyuyamazmış. Aslında bazen tam uykuya dalacakken, dedesi çocuğu gıdıkladığından başlarmış uzun sürecek geceler. Selçuk, hani gece kuşu dedikleri cinsten biri olup çıkıverirmiş. Annesi; masal hafızı gibi “Deniz Yıldızı’nı, Göçebe Kaplumbağa’yı, Tepegöz’ü, Ali Baba ve Kırk Haramiler’i, Keloğlan…”ı bilmem daha kimleri anlatmış anlatmasına ama uyku yok. Babası şiirler okuyup, başka başka masallar mı anlatmamış. Hatta bir gece; “Tanelerini aramaya çıkan nar varmış.” diye masalını anlatmaya başlamış. “Bu nar, Yusuf peygamber zamanında yetişmiş. Gel zaman git zaman mevsim güz olmuş. Nar ağacının meyveleri bilmem kaç milyon yüz olmuş… O zamanın kışı kara mı karaymış. Ağaçlarda meyveler, kara kışın geldiğini hissedince korkudan çatlarmış. Nar ağacının en iri, en çok gülen narı da korkudan çatlayıvermiş. Taneleri yedi iklim dört bucağa saçılmış. O güleç nar bir kederlenmiş, bir kederlenmiş, “Onlar benim göz bebeğimdi!” diye diye, duvarı nem narı gam yiye, başlamış gözyaşlarını siyim siyim içine akıtmaya.” Böyle uzayıp giderken; -- “Üff, amma da uyduruyorsun baba”, demiş Selçuk. Babası da; -- “Yok oğlum, ne uydurması. Bu masal evlerde, bahçelerde ve âşık kahvehanelerinde kalp gözüyle görenlerin ruhları ve zihinleri beslemek için anlattıkları bir nar masalı” demiş. Demesine demiş ama uyku yine yok. Bir arpa boyu olsun yol alamadığını gören babanın canı sıkılmış. Küplere binmiş, sandalyeden mindere inmiş. Gecelerden bir gece cin mi peri mi bir şey tebelleş olmuş uyku tutmayan çocuğa. Bir korkmuş, bir korkmuş. Elinde koca bir kalem varmış bu şeyin. “Bunu al, bunu al!” diyormuş sürekli. Başka bir gece “Çek yerküreyi önüne, uykusuzluğun şiirini yaz!” demiş. Selçuk da “Ayva sarı nar kırmızı sonbahar” demiş. Elinde koca bir kalem olan şey “Olmaazzz! Kendin yazmalısın!” diye bağırmış. Bunları bir bir babasına anlatmış Selçuk. O da; -- N’olacak, sen de yaz şiiri, kurtul!” diye espri yapmış. Bunun üzerine, o şeyden koca kalemi almış, sanki kalemi mürekkebe banmış; günlerdir şikayetlendiği kaçan uykusu için kaleminin ucuna birden şiir akmaya başlamamış mı?
“Uykucuğum nerdesin Çin`de misin Maçin`de mi?”
diye dizilmiş dizeler. Bu dizeleri mırıldanıp durmuş. Hatta dizeler için bir isim de bulmuş: “Kaçan Uyku” Evet, şiirin adını “Kaçan Uyku” koymuş. Sağa sola arayış dolu bakışlarını gezdirerek devam etmiş:
“Yakınımda mı Uzağımda mısın Nerdesin uykucuğum?”
Ama boşuna. Yok, yok! Uyku yok!.. Annesi son bir kez ninniler söyleyerek “İyi uykucuklar oğlum, tatlı rüyalar!..” demiş. Bir türlü uyuyamayan çocuk, başlamış hırçınlığa, mızmızlanmaya. Hatta bir ara annesine; “Ben prenses miyim ki ninni söyleyip duruyorsun” diye çıkışmış, çocuk başı ilen. Oysa abisi uykunun tarlalarında ak zambaklar, papatyalar toplamaya başlamış çoktan.
Selçuk, şiirini yazarak uykuyu aramaya devam etmiş:
“Yastığımın altında Yorganımın üstünde misin Rüyalarda Düşlerde mi?” Gözlerinden uyku akan annesinin sabır taşı çatlamış; odasındaki gece lambasını söndürmekle mi, yatak arkadaşı tavşanı ya da o büyük ayıcığını alıp götürmekle mi, daha neler nelerle tehdit etmemiş. Ama boşuna, bizimki mızmızlanmaya yine devam etmiş. Bunun üzerine uyku tutmayan çocuğu yanına çağıran annesi: “Madem seni uyku tutmuyor, uyuyamıyorsun, o halde sana bir görev vereyim de onu yap!” demiş. Birden heyecanlanan Selçuk: “Olur, olur anneciğim ne dersen, yaparım!” demiş bir kere. Oysa bu görevin ne olduğunu bile bilmiyormuş. Annesi : “Madem seni uyku tutmuyor, o halde gel, bizim odanın kapısı önünde sabaha kadar nöbet tut!..” demiş. Gece için duasını etmiş, Selçuk’u öpmüş, iyi nöbetler dilemiş. Annesine söz verdiğine bin pişman olmuş olmasına ama iş işten çoktan geçmiş. Köpek havlamaları kesilmiş. Yedi cüceler uyumuş, tavşanlar büyümüş. Gece sessizliğe bürünmüş. Başlamış nöbet tutmaya. Annesi bir güzel uyuyormuş masal kızları gibi, bir güzel uyuyormuş mışıl mışıl. Ta ki horozlar ötene, Kafdağı seferini yapan Anka Treni gelene kadar nöbete devam etmiş. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber her şey uyanırken, son bir defa gökyüzüne bakıp: “Nerdesin uykucuğum İçimde mi, dışımda mı Hangi yıldızdasın?..” diyerek, bizimki Anka Treni’ne binmiş ve uykunun bahçelerinde gezintiye çıkmış. Kim bilir şimdi hangi masal şehrinin, hangi bahçesinde, kaçıncı ağacın altında gökten düşecek üç elmanın rüyasında?.. İsmail KARAKURT Az Edebiyat, Masal sayısı, 2011 |













:...





















Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için